Özeleştiri

Reading Time: 2 minutes

İletişimin % 10’u kelime, % 30’u söz, % 60’ı ise beden dilidir.

Bizim bu sütunlarda yaptığımız ve yapmak istediğimiz bu % 10 ile ilgilidir.

Kaldı ki bu değerlendirme yüz yüze, karşılıklı iletişimle alakalıdır.

Köşe yazılarının iletişimi uzaktan iletişim olduğuna göre olay, mesajı ileten kaynak ile mesajı alan arasındaki etkileşim olduğu için, yazıya dökülen kelimelerin doğru anlatılması ve doğru yorumlanması zorunluluğu ortaya çıkmaktadır.

Bu ise mesajı ileten ile alan arasındaki birçok faktörün bir araya gelmesine bağlıdır.

Mesajı iletenin, mesajlarının açık olması, olgulara dayanması, tarzı, üslubu alıcı için önemlidir.

Alıcı açısından ise mesajın analiz edilmesi, yorumlanması ve ilgi uyandırması gerekir.

Yazının ve kelimelerin şiddetli otokontrol altında olduğu bir ortamda, mesajın raporlama boyutundan ziyade düşündürücü olması, okuyucuya bir değer katması oldukça zor bir durumdur.

Yazarın bu koşullar altında yapabileceği yani otokontrolünü silikleştireceği yegâne yol, zekâsını ortaya koyması, ironi yapması, benzeştirmelere müracaat etmesi, olayı ve olguyu kısa ve az kelimelerle dile getirmesidir.

Hal böyle olunca yazarın bu seçiciliği, okurun filtrelenmesine, okur seçiciliği oluşmasına yol açıyor. Okur seçiciliği istenen bir durum olmasa da, eninde sonunda her yazarın bir okuyucu kitlesi edinmesi kaçınılmaz oluyor.

Elbette ki yandaş ya da sempatik okur seçiciliğinden bahsetmiyorum.

Empatiden yani hem yazarın kendini okur yerine koymasından, hem de okurun kendisini yazar ile özdeşleştirmesinden bahsediyorum.

Bütün bu zorlukların üzerine başka bir seçicilik sorunu daha karşımıza çıkıyor: Yazarın konu seçmesi, belli bir konu üzerinde yazması yani tematik alanda kalması.

Tematik yazılar yazmak yani tarım, ekonomi, çevre, siyaset vb. hem avantaj hem dezavantaj oluşturuyor.

Yazdığınız alanın ilgisi, okur kitlesi, okuma eğilimi, kültürel algısı, eğitimi ve elbette ki kitlenin yoğunluğu yani sayısı.

Eğer alanınız tarım ise hiç de avantajlı değilsinizdir.

Son bir iki yıldır alım gücüne dayalı gıda fiyatlarının yüksek görünmesi, ithalat, bürokratik başarısızlıklar, girdi maliyetlerinin artması gibi nedenlerle ancak tüketicinin ilgisini çeken sektör üzerinde normal şartlar altında bir okur kitlesi oluşturmak çok çok zor bir olgu.

Hemen bütün koşullar yazarın aleyhine görünüyor.

Hele hele iletilecek mesajın içeriğine dair uzun yıllara dayanan bir algı varsa.

Tüketici baskın mesajların içeriği daha fazla alımlanıyorsa, tarım üzerine yazanların sorun, soru, tespit dışında yapacağı pek bir şey kalmıyor.

Böyle olunca yazarın iletişimci, sosyal bilimci, gazeteci olması ile alakalı bir sonuç ortaya çıkıyor.

Doğal olarak alan, bu eğitimi almış profesyonellere kalıyor.

Ben de bu durumu doğallıkla karşılıyorum ve yadırgamıyorum.

Oysa sektörün içinden profesyonel bir meslek grubundan gelenlerin yayımcı, tarımsal iletişimci hatta ayrıca sosyal bilimci olsalar bile sektör hakkında sadece tespit, bilgi, sorun, soru noktasında kalması sektör okuyucuları açısından pek normal karşılanmıyor.

Ya da en azından ben böyle düşünüyorum.

Çünkü sektör içinden gelip sektörü yazanların taraf olması kaçınılmaz bir olgudur ve bana göre de böyle olması gerekir.

Sektörel taraf olunca da elinizde sadece sektörel kitle kalıyor.

Üstüne, sektörel sorumluluğunuz ekleniyor.

Sadece tespit, bilgi, sorun, soru sığlığında kalmanız mümkün olmuyor.

Çözüm ve önerilerinizi ortaya koymanız gerekiyor.

Alışılagelmişe müdahale etmeniz, mevcut algıyı kırmanız, kitleyle sadece empati değil sempati de kurmanız şart oluyor.

Bu ise taraf olduğunuz kitlenin gerek algısını yıkmanız, gerekse de mevcut siyasal koşulların kendini koruma refleksine muhatap olmanız nedeniyle, karşınıza kocaman bir duvar örüyor. Hele bir de bu duvarın içine sektörün profesyonellerini katınca, duvar baraja dönüşüyor.

Bir de bütün bunları tamamen karşılıksız, bedelsiz yapınca size çıkış yapacağınız tek yer olarak “özeleştiri ve yenilenme” kalıyor.

Ben işte bu “özeleştiri ve yenilenme kültürüm/n/ü” seviyorum.

Sonuçta bana “kendiliğimi” veriyor.

Kendiliğimle baş başa kalınca kamusal sorumluluğumun gücünü tekrar tekrar arkama almayı başarabiliyorum. Ya da başardığımı zannedip yola devam ediyorum.

Sizden ricam, bu yazının % 10’luk kelime gücü içinde kalmamanızdır.

Mümkünse empati yapmanızdır.

Hatta ara sıra özeleştiri ve yenilenmeyi denemenizdir.

O zaman belki siz de bizden yana taraf olursunuz ve sempati kurmaya çalışırsınız.

Çok zor değil, yapabiliriz!

Bu yazı sayın Ergin Kahveci tarafından 12.03.2020 tarihinde haber16 .com da bulunan köşesinde yayınlanmıştır.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*