İçimdeki Meksikalı

Şehrin sokaklarında yağmur vardı, kalbimde ince bir hüzün. Rengini kestiremediğim, ayırt edemediğim sanırım maviye çalan, solgun bir gökyüzü mavisine, ince bir sızı gibi dolanan, aklımı karıştıran, ayağıma bağ olan ince bir sızısı vardı içimin. Ne yapmalıydım bilmiyordum, biraz durup dinlemeli miydim bu sesleri, yoksa durmadan soluksuz yürümeli miydim bırakıp içimdeki sisleri. Şehrin sokaklarında yağmur vardı, aklımda akıl erdiremediğim olaylar, kalbimde garip ve puslu bir yer.

Biraz durdum, biraz soluklanıp, bir ara belki uyudum, bilmiyorum. Bir lunaparkta açtım gözlerimi. Burası bana ne kadar yabancı fakat bir o kadar eğlenceli. Bir dönme dolaba biniyorum ansızın, tam yükselmeye başlıyorken kaybediyorum yolumu… Çocukluğumda kentin lunaparkında uçan balonumu elimden kaçırdığım anın hüznü çöküyor içime. Biraz korku, biraz endişe, biraz merak, yabancı, dost ve düşman yüzler. Yürümek istiyorum, belki koşmak, ama korku binlerce kollu bir ahtapot gibi çevreliyor yüreğimi. Adım atmak istiyorum korkuyla adımımı geri çektiğim anda tutuyor kolumdan. Ona dönüyorum, önce siyahi ellerini görüyorum, kömür madeninden çıkmışcasına, sonra siyah kıvırcık ve yağlı saçlarını, siyah ve küçük gözlerini… Kararlı gözlerle bakıyor bana, önce irkiliyorum, sonra bildik geliyor bakışları, daha önce hiç karşılaşmamıştık ama tanıyorum. Sıkıca tuttuğu kolumu itiyor, yürü diyor bana… Meksikalı… Yürü diyor yolunda, hiç korkma, korkmak yok ki senin ruhunda. Bas üstlerine geç bu engellerin, engelleri engelle… Güç senin ruhunda, güç bizde diyor, sadece bakışlarıyla. Oysa bilmiyorum onun dilini ve nedense hiç yadırgamıyorum kolumu tutan elini.

Neden ellerin siyah böyle diyorum, bütün pis işleri bana yaptırıyorsun diyor içimdeki Meksikalı. Bütün çöpleri ben topluyorum burada. Burası bir lunaparksa, bunda en çok benim katkım var unutma. Birde cesur olduğunu, birde cesaretin üzerinde şık durduğunu unutma. Kendini unuttuğunda ben hatırlatmak için olacağım burada. Dilimiz çözülüyor ansızın. Bizimle ilgisi olmayan şeyler anlatmaya başlıyor. Konuyla ilgisi yok diyorum, aslında bütün bu olanların konuyla hiç ilgisi yok diyor. Çünkü sen sonsuz sevgisin, bu korkunun, bu nefretin, bu yalnızlığın, seninle ilgisi yok. Sen bize yakışır şekilde yürü yolunda, onlar kendi yolunda. Sonra yanındaki güzel sarışın alman kadına dönüyor. Bunları ona anlatmam lazım diyor içimdeki Meksikalı. İçimdeki Alman kadının kızgın bakışlarına dönerek. İçim milletler arası bir basın toplantısında gibi, beni yabancısı olduğum duygulardan arındırıyor. Kendimden ama başka bir dilde, insanlığın ortak bir tek dili olduğunu anlatıyor içimdeki Meksikalı bana. Yüzümü ışığa dönüyorum, ışığı görüyorsam ona varmak istiyorsam o da bana varmak istiyor biliyorum. Emin adımlarla yürüyorum, un ufak oluyor içimdeki engeller. Sonra dönüp ona bakıyorum, biliyorsun diyorum, bir süre daha ellerin kirlenecek, içimdeki çöpleri ayıklamak zorunda kalacaksın, seni yoracağım diyorum. Alman kadın çok sert, Meksikalı gülümsüyor, burada olacağım senin için diyor hiç konuşmadan.

Yağmur damlaları değiyor yüzüme. Berrak bir ana uyanıyorum yeniden. Sokakta yağmur, içimdeki kesif acının ortasından çıkıp geliyorum yeniden hayata. O solgun mavinin yanındakiler nedir acaba, nar çiçekleri mi, çam kokusu mu değiyor acaba burnuma, ciğerlerim lavanta kokusuyla mı şenleniyor. Çiçekler mi açıyor, yoksa ben şimdi mi fark ediyorum bahçelerimi… Gülümsüyorum. Kara elleri ve küçük kara gözlerini sevgiyle anımsayarak… Unutmayacağım cesur olduğumu, cesaretin üzerimde şık durduğunu, o kesif acının yanında bahara durduğumu ve sonsuz bir sevgiden doğduğumu…

Bu yolun benim yolum olduğunu, bu yolda yürümekten gurur duyduğumu, bilerek yürüyorum yolumda. Daha cesur adımlarla, her adımda kederlerden sıyrılarak. Biliyorum adımların her geçen gün daha cesur olmalı, çünkü bana “yürü” dedi içimdeki Meksikalı…

 

İlk yorum yapan olun

Bir Cevap Yazın