Modern Toplumun Anahtarı: Bireycilik

Reading Time: 5 minutes

Bireycilik, sosyal grupların ve kolektivitelerin değil bireylerin merkezi önemine inanan doktrinin adıdır. Bu doktrine göre bireylerin çıkarlarının ahlaki bakımdan kolektivelerin çıkarlarından daha üstün olduğuna inanılır.

Birey teorik olarak toplumdan önce varlığını kazanmıştır. Bundan dolayı bireyin hakları da toplumdan önce vardır. Burada insan değerin kaynağı ve değer yargı sisteminin yaratıcısı olarak görülmektedir. İnsan, ahlaki değerlerin merkezine yerleştirilmiştir.

Bireyin özgürlüğüne büyük ağırlık veren ve genellikle kendine yeterli, kendi kendini yönlendiren, görece özgür bireyi yada benliği vurgulayan siyaset ve toplum felsefesine bireycilik ya da individüalizm denir. Bu terimi ilk kez kullanan Fransız filozof Alexis de Tocqueville, bireyciliği insanın yalnızca kendi ailesi ile arkadaşlarına öngören ölçülü bir bencillik olarak tanımlamıştır.

Bireycilik, bireyi kendi amaçlarını kendinde toplayan toplumsal bir varlık olarak değerlendirme eğilimidir. Bu eğilim bireysel olana toplumsal olan karşısında öncelik verir ve bireyseli tek belirleyici olarak görür. Böylece gerçekliğin en yetkin biçimi ve en yüksek insani değer olarak belirlenen bireysel öge toplumsal yaşamın vazgeçilmez ölçütü niteliğini kazanır.

Bireycilik Avrupa tarihinde bütünleştirici mutlak yönetim düzenine karşı özgürlükçü burjuva ülküsünün temel dünya görüşü olarak belirmiştir. Böylece özgürlükçülük kavramıyla bir ölçüde özdeşleşen bireycilik, kişinin özel yaşamını sıkı sıkıya korunması gereken bir değer olarak belirlerken, ona karşı bir değer saydığı toplumsal yaşamı büyük ölçüde bireyi engelleyici bir güç olarak değerlendirir, buna göre toplumcu dünya görüşüyle karşıtlaşır.

Bireycilik, bütün Orta Çağ’ı kapsayan Hristiyan dünya görüşüne bir tepki olarak Rönesans’ta ortaya çıkan bir dünya görüşüdür. Gerçekte tarihi çok daha eskidir. Özel mülkiyetle güçlenmiş ve toplum içinde seçkinleşmiş olan birey topluma üstün tutan bu çok eski eğilim Rönesans ta biçimlenmiş ve bir dünya görüşü olarak metafizikten ekonomiye kadar çeşitli alanlarda etkinleşmiştir. (1)

Bireycilik düşüncesine göre bireyin yaşamı kendine aittir ve o uygun gördüğü gibi yaşamak, kendi kararı doğrultusunda hareket etmek, emeğinin ürününü korumak ve kullanmak, ve seçtiği değerlerin peşinden koşmak için devredilemez bir hakka sahiptir. Bu düşünceye göre birey egemendir, kendi içinde bir amaç,  ahlâki kaygının temel birimidir. Amerikan kurucuların ileri sürdüğü, deklarasyon ve anayasayı tasarlarken; bireyin yaşam, özgürlük, mülkiyet ve mutluluğun peşinde koşma hakkının tanındığı ve korunduğu bir ülkeyi vücuda getirirken kabul ettirmek istedikleri ideal budur.

Bireyciliğin metafiziksel gerçekliğine dair güzel bir beyanat önceden köle olan Frederick Douglass tarafından Maryland’deki esaretten New York’a kaçtıktan sonra kendisinin eski “efendi”si Thomas Auld’a yazdığı bir mektupta verilmiştir.

“Ben benim; sen de sensin; biz iki bağımsız kişiyiz, eşit kişileriz. Sen neysen, ben de oyum. Sen bir insansın, ben de öyleyim. İkimizi de tanrı, birbirinden ayrı varlıklar olarak yaratmış. Doğa tarafından sana bağlı değilim, ne de sen bana bağlısın. Doğa, senin varoluşunu benimkine, benimkini de seninkine bağlı kılmaz. Ben sana ait bacaklar üzerinde yürüyemem, ne de sen benimkiler üzerinde yürüyebilirsin. Senin için nefes alamam, sen de benim için alamazsın; ben kendim için nefes almalıyım, sen de kendin için. Biz bağımsız kişileriz, ikimiz de kendi bireysel varoluşumuz için gerekli olan yetilerle eşit şekilde donatılmışız. Senden ayrılırken bana ait olandan başka hiçbir şey almadım yanıma, şerefli bir yaşam sürmeni sağlayacak vasıtalarını hiçbir şekilde eksiltmedim. Yetilerin sana kaldı, benimkiler de esas sahibine yararlı oldu. “(2)

Konuyla ilgili epistemolojik ilke, şeklindeki ifadesiyle Helen Longino (Stanford Üniversitesi’nde felsefe departmanı başkanı), şu şekilde açıklamada bulunmuştur: “bilgi esas itibarıyla sosyal olan bilişsel süreçler tarafından meydana getirilmiştir.” Kabul, der Longino, “bireyler olmaksızın bilgi de olmazdı” çünkü “doğal dünya onların duyu sistemi aracılığıyla kavrama alanına girer. . . Yine de, bilgi inşasının faaliyetleri, etkileşim içindeki bireylerin faaliyetleridir”; bu yüzden bilgi de “bireylerce değil, etkileşimli bir söyleşimsel topluluk tarafından inşa edilmiştir.” (3)

özgürlük, benlikten daha büyük veya yüksek bir şeye karşı sorumluluk ile iç içe geçmiş iradedir. Ortak faydanın da hesaba katıldığı düşlerimizin uğraşıdır. Özgürlük, aynı anda ellerimizi ve kalplerimizi komşumuza uzatırken gözlerimizi gök kubbeye diktiğimiz çift yönlü faaliyettir.” Bu, “istenildiği ölçüde bencil olma” ya da “yalnız kalma” özgürlüğü değil ama “kişinin vazifeleriyle — Tanrı’ya, ailesine ve komşularına karşı vazifeleriyle meşgul olma” özgürlüğüdür. (4)

Bireycilik, genel bir deyişle, modern eşitlikçi toplumlar bağlamında ortaya çıkan ve bireyi merkeze alan bir anlayışın, bir değerler sisteminin ifadesidir. İlke olarak, bütünün (toplum) parçalarına (bireyler) aşkın bir gerçekliğe sahip olduğunu varsayan ve hiyerarşik esasta kurulmuş geleneksel toplumları karakterize eden holist anlayıştan bir kopma hareketidir. Bu anlamda tarihsel bir olgu niteliği taşır.

Gerçekten de modern birey anlayışının bir tarihi vardır. Bu anlayış, genel olarak XV. yüzyıla kadar uzanmaktadır. Rönesansla birlikte, insanın dünyada yaşama ve kendini tasarlama tarzında bir değişiklik ortaya çıkmaktadır. Birey, kaderi üzerinde belirleyici bir rol oynayan geleneksel güçlerden sıyrılmaya, ‘Ben’ demeye başlamaktadır.

Bireyciliğin tarihinde, insanları cemaatlerin hakimiyetinden kurtaran sekülerleşmenin de önemli bir yeri olduğu genellikle kabul edilmektedir. Öte yandan bireyleşme, birey haline gelme, “modern içselliğin oluşumuyla, yani içsel bir derinlikle donatılmış varlıklar olduğumuz duygusunu kazanma ve buna bağlı olarak ‘ben’ olduğumuz görüşüne varma” olgusuyla ilişkilendirilmektedir.

Birey, bir kurgudur, sosyal olarak inşa edilmiştir. Her inşa gibi, bireyselliğin inşasında da belirli özellikler öne çıkarılmıştır, bu özelliklerden en temel olan üçü tekillik, özerklik, iç-sellik olarak sıralanabilir. Bu özellikler, daha yakından ele alındığında ‘liberal birey’ kurgusuna tekabül etmektedir.

Zira kendini biricik, tekil, farklı olarak görmekte, özerk ve bağımsız olduğuna inanmakta, dolayısıyla kendi kendine yeterli olduğu inancını taşımakta ve olayların nedenlerinin kendi içinde olduğuna inanma eğilimi taşımaktadır. Modern toplumların değerler sisteminde, bireysel sorumluluk esastır ve insanın dünyayı kendisinin şekillendirdiğine inanması, kısacası kendisi de inşa edilen bir varlık olarak dünyasını inşa etmesi söz konusudur. (5)

Toplumu oluşturan en küçük birim bireydir. Toplumu oluşturan bu birimi zincirin bir halkası olarak düşünürsek zayıf olmasına müsade etmememiz uygun olacaktır. zira zincirin gücü en zayıf halkası kadardır. her ne kadar toplumu basit düz bir zincir olarak düşünmemiz tam olarak karşılamamasına sebebiyet verse de bu örnek bireyin önemini anlatmada son derece yerindedir. Bu noktada modern insanın kendi kendine yeterli olması ihtiyacı vardır. Zira kendine yeterli olmayan bireyler temel gereksinimleri karşılamak için hayatın akışı içerisinde kaybolacağından mutlu olmaları mümkün görünmemektedir. Bu anlamda bireycilik, her ne kadar modern çağın kolektivizm karşısında bir tartışma alanı olarak görülse de, kim olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini sorgulayan insan modelinde sahip olunması halinde avantaj sağlayacağı çok aşikar olan bir yaşam alışkanlığı olarak karşımıza çıkmaktadır. buna sahip olmayanların kendilerini koruyacak birtakım oluşumlara ihtiyaç duyması nedeniyle ahlaki bir yapı içerisinde olmaları çok olası görünmemektedir. Zira dünyanın mevcut yapısı içerisinde karşılıksız olarak fayda görmek maalesef pek mümkün değildir. Kişisin kendi kendine yeterli olması, kendisiyle barışık olması, kendisine yeterli olması ve iç huzuru bularak mutlu olma yolunda kendisini sevmesi ancak bireycilik ile mümkündür. Gelişmiş ülkelerin eğitim sistemleri buna cevaz vermekte, sistemlerin de sağlam olması sayesinde birey kendini değerli hissederken kendisini koruyacak başka bir güce ihtiyaç duymamaktadır. Devlet bu sistemler bütünü olarak kişinin başkalarına ihtiyacını mümkün mertebe azaltmıştır. Böyle ülkelerde çoğu zaman kişinin kendini ifade ederken gösterdiği özgüven örnek seviyededir. kanunlar ve nizamların teminatı işte bu verilen eğitimdir. Öyleyse  Sokrates’in çocuklara bilgi ve erdem kazandırma faaliyeti olarak tanımladığı eğitimi kurgularken bireyciliği veya başka bir ifadeyle bireyselciliği merkezde tutarak insana kendi değerini hissettiren bir sistem oluşturmamız geleceğimiz için son derece olumlu neticelere vesile olacaktır. Aslında işin özünde, birey mi devlet için devlet mi birey için sorgusunda geçmişimizde kuruluş noktasında liderlere kutup yıldızı olan düşünürlerimizin sözlerine kulak vermemiz uygun olacaktır.

 

Kaynak: 1. https://www.felsefe.gen.tr/bireycilik-nedir-ne-demektir/)

2. Letter to Thomas Auld, September 3, 1848, in Frederick Douglass: Selected Speeches and Writings (Chicago: Lawrence Hill Books, 1999).

3. Helen E. Longino, “Knowledge in Social Theories of Science,” in Socializing Epistemology: The Social Dimensions of Knowledge, edited by Frederick F. Schmitt (Lanham, MD: Rowman & Littlefield, 1994), pp. 139, 142–43.

4. Jonathan Rauch, “A Frothy Mixture of Collectivism and Conservatism: America’s Anti-Reagan Isn’t Hillary Clinton. It’s Rick Santorum,” Reason Magazine, September 6, 2005.

5. (https://www.frmtr.com/felsefe-psikoloji-sosyoloji/1151573-bireyselcilik.html)

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*