Küskün Evler

Reading Time: 3 minutes

 

Soluk sarı badanalı, küçük pencereli ev, sokağın ucunda çaresizce duruyor. Kolonları yorgun, kirişleri ağlamaklı, pencereleri gücenik bakıyor hayata. Küçükte bir bahçesi var oysa, hani şöyle dışı boyansa, bahçesine karşılıklı iki rahat koltuk konsa, ortasına küçük bir masa, masanın üstüne beyaz bir örtü, örtünün üstünde mor bir menekşe, gülümsese… Gülümser bu bahçenin biçare yüzü de.

Oysa ağaçlar küskün bu bahçede birbirine, yüzlerini çevirmişler esintilere, gövdeleri yük gelir olmuş kendilerine. Çiçekler susuz, kem bakılmış onların renklerine, gönül koymuşlar dallarında dolaşmayan kelebeklere.

Yıkık dökük, ha düştü ha düşecek, menteşelerinden biri kopmuş, diğerinin kalan takatiyle ayakta duran küçük ahşap kapı yarı açık, öyleyse yarıda kapalı… Yani ne davetkar ne de itiyor dışarda kalanı. Kapı bahçeyi değil de bahçedeki yoğun umutsuz havadan koruyor sanki sokağı. Ayağımın ucuyla itiyorum gıcırdamaya dermanı olmayan kapıyı. Bakımsız taşların üstünde durup, hpastalıktan kalkmış soğuk sarı yüzüne bakıyorum, yuva olamamış çaresiz evin duvarlarına. Ruhuma bir fenalık basıyor, nefesim kesiliyor, yaşarken çürümüşlük kokusu değiyor burnuma ve ruhuma. Ruhum hemen sesleniyor bana, tamam diyor, yeter artık, gördük göreceğimizi, girmeyelim içeri, baksana şuraya, lütfen beni maruz bırakma şu kesif kokuya. Sus diyorum ona, sabret diyorum biraz dilbaz ruhuma. Susmayacağını, bana dediğini yaptırmak için elinden geleni yapacağını biliyorum.

Aralayıp dalıyorum içeri, bu ev ne kadar yorgun ne kadar yılgın, bıraksam ağlayacak evin pencereleri. Salona giriyorum, küçük pencerenin kirli camlarından ölgün bir ışık süzülüyor içeri. Rengârenk halının desenleri dolduruyor gözlerimi, ardından örtülerin desenleri ve perdelerin hiç ilgisi olmayan desenleri ve renkleri. Desen desen oluyor içim, gözlerimi kapatmak istiyorum hemen. Ruhum sesleniyor yeniden, ben sana söylemiştim, çıkalım hemen. Sever böyle ukalalıkları, ben söylemiştim demeyi. Öğürüyor sürekli beni huzursuz etmeye çalışıyor besbelli. Hiç duramaz kapalı yerlerde, kapalı pencerelerde, gün ışığını örten lekeli camların ölgün sessizliğinde. Yeşil kadife koltuğun ucuna ilişiyorum, buraya gelişimin bir sebebi olmalı onu bulmaya çalışıyorum. Ev sahibim giriyor içeri, yüzünde en az duvarları kadar bir umutsuzluk, mutsuzluk kaplıyor içimi. Oturuyor karşıma, uzun siyah saçları, kocaman ve laciverte çalan gözleri, beyaz teni ve küçük bir kızınki gibi üzüntüyle kıvrılmış dudakları. Güzelliğinin farkında değil diyor ruhum, farkındayım diyorum ona, kendinin bile farkında değil. Ruhum sıkılıyor atıyor kendini dışarı. Kadın beni bekliyor, geleceğimi biliyor gibi bakıyor yüzüme. Gözüm küçük pencereden bir suçlu gibi sızan ölgün ışığa takılıyor aniden, kalkıp açmak istiyorum pencerelerin biçare kanatlarını.

Ruhum fırlayıp çıkıyor bedenimden, diyor ki söyle de şu halıyı hemen kaldırsın yerden, daha güzel değil şu ahşap döşemeden. Alsın tozunu pencerelerin, aralasın camını şu zavallı evin, hayat girsin ciğerlerine bu evin küçük gözlerinden. Bitsin küskünlüğü sokakla, yaşamla. Kaldırsın şu evin ortasındaki renk cümbüşünü, istiflediği eşyaları kaldırıp atsın, hayata yer açsın. Kalkıp saçlarını tarasın sonra, yüzünü de bir yıkasın. Eğer hayattaysa kalkıp yaşasın diyor, öfkeli. Sonra da gidelim bir an önce. Dedim ya ruhum, lafazan, saklamaz kendini, ulu orta söyler düşüncelerini. Evet dilbaz, bazen küfürbaz, ama samimi.

O sıra bir çocuk giriyor bulunduğumuz odaya, sarı saçları, krem rengi çiçek desenli pijaması, elinde çikolatası. Bir umut bitiyor geldiği anda, umutsuzluğun ortasında. Ruhum susuyor, ruhum söylediği sözleri yutuyor, gözleri doluyor. Hemen yanına gidiyorum, ellerini tutuyorum, gözlerine bakarken anlıyorum görevimi. Kocaman gözleriyle bakıyor, alnından öpüyorum. Hemen dönüp annesinin kolundan tutuyorum, lacivert siyah saçları nasılda parlıyor bu ölgün ışıkta. Onu hangi umutsuzluğun bu hale sürüklediğini merak ediyorum. İtirazsız tutuyor ellerimden, işe koyulalım diyorum. Bakıyorum ruhum sessiz, elinden tutmuş küçük kızın, biz bahçeye çıkıyoruz diyor, itirazı kalmamış burada olmaya, gülümsüyor anlayışla bana.

Hemen aralıyoruz pencereleri, söküyorum o insanla konuşmayan, sohbet etmeyen yüzü gülmeyen ketum perdeleri. Toplayıp atıyorum rengarenk örtüleri. Biriktirdiği, istif ettiği, gün gelir lazım olur dediği her şeyi, dolduruyorum çöp torbalarına. Ve anlatmaya çalışıyorum ona, ihtiyacın olan şeyler zaten hayatında. Üstünde kötü anıların ağır yükünü barındıran eşyaları taşıma, onlarla birlikte birikir yaşadığın acılar. Duvarlarına hüzün değmiş bu evi arındırıyorum bir bir acısından Şimdi her eşyayla bir parçada yüreğinin içinden koyuyorum torbalara. Biraz acı, biraz öfke, kırgınlık, hayal kırıklığı, umutsuzluk, dargınlık, çaresizlik ve anlaşılamamanın verdiği derin kederi… Atıyorum bir bir hepsini, o derin kederi, kararmış o gümüş vazonun hemen yanına atıyorum, kırgınlıklarını eski tozlu halıya sarıyorum, çaresizliklerini hele eski toz bezlerine sarıp iyice ağzını bağlıyorum. Atıyoruz ne varsa, nasılda canlanıyor, gözlerinin koyu lacivert renklerinde bir ışık beliriyor, sabah güneşinin tatlı hafifliği parlıyor gözlerinden. Belli ki epeydir hiç tutulmamış ellerinden. Anlaşılmanın, yardım görmenin benzersiz tadıyla mutlu oluyor. Saçları canlanıyor, güzel yüzü aydınlanıyor, suyun ve sabunun kokusu yayılıyor eve, ferahlık geliyor. Duvarların sarı yüzü bile gülümsüyor bana, küçük pencereler selam duruyor. Dostça tutuyorum ellerini, ayakta kal, hayatta kaldığın müddetçe diyorum. Herkes ruhunun rengine boyar evini, ruhunun rengini kaybetme diyorum. Mutlu gülümsüyor. Biliyorum daha iyi olacak artık, zeval gelmeyecek hayatlarına. Hüzün değmesin istiyorum o sarı kızın ipeksi saçlarına.

Bahçeye çıkıyorum selam veriyor bana ağaçlar, meyveye dönmüş sanki bütün yapraklar, gülümsüyor menekşeler, zambaklar ve sardunyalar. Bakıyorum bir masa, iki sandalye, masanın üstünde beyaz bir örtü, örtünün üstünde bir menekşe. Ruhum keyifle kahvesini yudumluyor masa başında, küçük kız hemen karşısında, ne anlatıyorsa kahkahalar eşlik ediyor dostluklarına. Hah diyor beni görünce, bir kahve içer misin sen de. Yanlarına gidiyorum, çocuğun sarışın başından öpüyorum, gidelim diyorum ruhuma. Kalkıp yerine dönüyor ruhum yuvasına. Çıkıyorum kapıdan, herkes ruhunun rengine boyar yuvasını diyorum bir kez daha. Nasıl yaşarsa insan onu yansıtır evinin duvarına, bahçede ağacına ve sokağına. Akşam esintisi yüzümü yokluyor, neşeyle atıyorum adımlarımı, neyi değiştirirsem şimdi onu değiştireceğim hayatta, biliyorum geri alamam zamanı, içimde elimden geleni yapmanın eşsiz ferahlığı, dönüp bakıyorum, huzurla gülümsüyor bana kapı tokmağı.

 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*