Kuantum Fiziğinin Getirdiği Paradigma Değişimi

Bakış açısı ve boyutlar olayın gerçekliği konusunda değişik yorumlar getirilmesine neden olan olgulardır. Bugün 10 tane farklı boyut olduğu konuşuluyor. Bu kapsamda bakış açılarının ne denli fazla olabileceğini tahmin edebilirsiniz. Kuantum fiziği 20’nci yüzyıla kadar kabul edilen fiziğe farklı bir bakış açısı getirerek doğayı anlamamızda ciddi bir ışık olmuştur. Bu kavramın çıkış noktası da zaten ışıktır. Thomas Young tarafından yapılan çift yarık deneyinde ışığın hareketinin açıklanması ile başlayan süreçte insanlığın bilime bakış açısı değişti. Max Planck tarafından 1900 yılında ışığın yayıldığı ve emildiğinin gösterilmesi kuantum fiziği için başlangıç noktası olarak kabul edilir. Bu, ışığın yayılmasını fizikteki hakim görüşün tersine kesikli olarak açıklamaktaydı. İşte bilim dünyasındaki paradigma değişimi bu şekilde başladı.

Kuantum fiziği veya mekaniği; madde ve ışığın, atom ve atomaltı seviyelerdeki davranışlarını inceleyen bir bilim dalıdır. Maddeyi oluşturan küçük parçacıkların farklı hareket trendi önceleri bilim insanları tarafından bile anlaşılamazken bugün 10 yaşındaki çocuklara anlatılıyor. Aynı şekilde boyut kavramı eğitim sisteminde hak ettiği değeri görmezken Amerikalı küçük bir çocuğun 4’üncü boyutu anlatan videosunun internette tıklanma rekorları kırıyor olması yeni nesilin insanlık için ne denli iyi bir versiyon olduğunu gösteriyor. 1900’de dönemin önde gelen fizikçisi William Thomson’un dönemin kibrini en iyi açıklar şekilde ifade ettiği “Fizikte keşfedilecek bir şey kalmadı, bundan sonra gitgide hassas ölçümler yapmak dışında insanın elinden bir şey gelmez” demesi, benzer şekilde Amerikan Patent Dairesi Başkanı Charles Duell’in 1988’de “Artık yeni hiçbir şey yok. İcat edilebilecek her şey icat edildi.”şeklindeki görüşü, daha sonraları 1943’de İBM başkanı Thomas Watson’un “dünya pazarı beş bilgisayarla dolar” şeklindeki analizi, zamanın görüşlerimize ne denli tesir ettiğini açıkça gösteriyor olması bakımından önemlidir. Bu yüzdendir ki kuantumcular asla asla denmemesi gerektiğini söylemektedir.

Richard Feyman, kuantum fiziğini açıklarken “Size doğanın ne olduğunu açıklayacağım; eğer açıklamam hoşunuza gitmezse, beni anlamanız zor olacaktır… Kuantum elektrodinamiği kuramı doğayı, sağduyunun bakış açısına göre absürt olarak tanımlar. Bunu deneylerle de destekler. Yani doğayı olduğu gibi (yani absürt) kabul edeceğinizi umuyorum.” demiştir. Yapılması gereken tam da budur. Moleküllerin normal fizik dışındaki bu acayip hareketinin anlamı nedir? Atomların büyük oranda boşluklardan oluşmaları ve birbirlerini itmeleri ne anlama gelir? Olağanüstü şeylerin açıklamasında bunun etkisi ne şekilde olur? Bu sorular ve benzerlerini araştırmak size kuantumun kapılarını açacaktır.

Beyin uyanıkken oksipital lob, gözlerimizden gelen görüntüyü anlamlı hale getirir. Uyurken de oksipital lob bir şekilde harekete geçerek bir takım görüntüleri görmemize sebep olur biz bu görüntülere rüya diyoruz. Beynimizin maddeyi yorumlaması işte bu şekildedir. Beynimiz dışında bir maddenin var olup olmadığına emin olamayız yani yaşadığımız her şey beynimizdedir. Öyleyse neyin gerçek neyin gerçek dışı olduğunu anlamamız için sahip olduğumuz tek şey beyindir. Beynimizin içindeki elektrik sinyalleri bizim maddeyi tanımlamamız için sahip olduğumuz en önemli enstrümandır. Beyin bizi yanıltabilirmi? Bu neyin yanılsama neyin doğru olduğunu kabul ettiğimiz ile doğru orantılıdır. Solipsizme (Solipsizm, “Ben” felsefesi olarak bilinen, varlığı ben’in tasarımları olarak dile getiren felsefi görüş. Kuramsal bencilik olarak da belirtilir, buna göre bilinç içerikleriyle birlikte öznel ben varlık olarak kabul edilen tek gerçekliktir.) göre hiç kimsenin olmadığı bir yerde olanlar gerçekten varmıdır? Birileri tarafından olan bir şey görülmemiş ise onu olmuş olarak kabul edebilir miyiz? Olmuş mudur bilemeyiz. Bunun devamında dünyanın bir hayal olduğu ve bizim bu hayal içinde yer aldığımız iddia edilebilir. Kuantum teorisine göre siz bir ağaca baktığınızda ağaç, dik, yamuk, yanmış, kürdan haline getirilmiş olabilir veya ne isterseniz ona dönüşebilir ama ona baktığınızda ağaca dönüşür. Bir şeyi gözlemleme süreci onun varlığını belirler.

Schrödinger’ in kedisi bilimlerdeki paradoksun en derinidir. Sadece çok küçük şeyleri içine alan dünya ile çevremizde gözlemlediğimiz klasik dünya arasında bulanık sınırlar vardır. Eğer bir kediyi kutuya koyarsak onun canlı mı? değil mi? olduğunu nasıl anlarız? Ünlü Kuantum fizikçisi Michio Kaku bu soruya şu şekilde bir cevap veriyor: Kuantum mekaniğinde kedinin canlı halinin dalga fonksiyonunu alırız cansız halinin dalga fonksiyonuna ekleriz ve sonuç olarak kedi ne canlı ne de cansızdır, ikisinin arasındadır, canlı veya cansız olduğunu anlamak için kutuyu açarız gözlemleriz gözlemlemek bilinci beraberinde getirir ve bilinç bir anlamda varlık demektir. Bu şu anlama gelirki gözleme dayanan herşey beynimizin ona verdiği anlam ile eşdeğerdir. Bunun doğru mu yanlış mı olduğunu bilemeyiz. Dünyaya verdiğimiz anlam zamana, mekana, boyutlara göre değişir. Örneğin zaman boyutunda doğru olarak kabul edilen bilimsel sonuçların zaman içinde aslında yanlış olduğunu bilim geliştikçe görmekteyiz. Newton fiziği ile maddeyi oluşturan küçük parçaların açıklanamayacağını, ışığın bir dalga olmadığını zamanla öğrendik. Newton fiziğine göre evren deterministik ve kapalı bir sistemdir. Kuantum fiziğine göre ise indeterministik ve açık bir sistem söz konusudur. Çünkü madde büyük oranda boşluklardan oluşmuştur. Bu boşluklar Tanrının etkinliğinin gerçekleştiği alanlar olarak modern felsefeciler ve teolaglar tarafından savunulmuştur. Bu anlamda Newton fiziğine göre iki ayrı kutup olan din ve bilim kuantum fiziği sayesinde kardeş olarak kabul edilmektedir. Din eğer okumayı, öğrenmeyi ve düşünmeyi telkin ediyorsa burada tam da olan budur.

Bugün etrafımızdaki nesneleri beyin gücü ile yönetmeye yönelik çalışmalar mevcuttur ve muhtemeldir ki bu yüzyıl bitmeden buna yönelik birçok uygulama hayatımızda kullanılabilecektir. Öte yandan beynin içine hatıra koyma yönünde henüz başarılı bir çalışma olmasada bu hiçbir zaman gerçekleşmeyeceği anlamı taşımamaktadır. İnsanın bilincinin kopyalanması, beyne bilginin enjekte edilmesi, yaşam deneyimlerinin sosyal medya üzerinden paylaşıldığı gibi o anki hislerin, deneyimler ve tecrübelerin başkalarıyla paylaşılmasına olanak verecek teknolojilere yönelik çalışmalar devam ediyor. İnsanın hayal ettiğini gerçekleştirmesi bugün eskisi kadar uzun sürmüyor. Gelecekte kısa bir süre içinde, mevcut iş alanlarından yüzde sekseninin mevcut olmayacağı öngörüleri insanları çocuklarının eğitiminde farklı bir yol izlemek zorunda bırakıyor. Zira eğitim konusunda vizyoner olan Ken Robinson’un dediği gibi “eğitimin amacı insanı hayata hazırlamaktır.” Bu istikamette insanlığın geleceği, türün devamı için vizyoner insanların görüşleri son derece önemlidir. Geleceğin insanı olmak, bilimin ışığında dünyayı anlamak ve gereken zamanda gerekli iradeyi ortaya koymaktan geçiyor. İnsan beyni kendi evrimi içerisinde algı ve bilinç seviyesinin ne ölçüde olduğunu bile gerçek dünya içerisinde çözecek karmaşaya sahiptir. Bu yolculukta insanın en önemli silahı olan beynin Tanrı tarafından behşedildiğini düşündüğüm yaratıcı fonksiyonunun biz varoldukça mikro ve makro evreni tanımamız ve anlamamızda bize büyük katkılarda bulunacağı son derece açıktır. Yaratıcılığın varolması için ise hayal etmek en önemli araçtır. Öyleyse ne eğitimde ne evde, kısaca hiçbiryerde geleceğin neslinin hayallerine ket vurmayalım. Kuantum fiziği için en önemli isimlerden biri olan Einstein’ın söylediği gibi “hayal gücü bilgiden daha önemlidir.” unutmayalım.

İlk yorum yapan olun

Bir Cevap Yazın