Kar Karanlığı Örtüyor

Kar karanlığı örtüyor, duygular beyazın altında tatlı ve huzurlu bir kış uykusuna yatıyordu. Ağaç dallarında kuşlar yoktu, yapraklar ve çiçekler yeniden doğuşa hazırlanıyordu.

Doğa döngüsündeydi, yaşam kimseye aldırmadan alabildiğine akıp gidiyordu. Ona rastladım. Kara bakıyordu, karı dallarında gizleyen ağaca, karı koynunda uyutan toprağa, karın sarmaladığı koca taşa. Gür kirpiklerinden içeri kar beyazı sızıyordu. Taşa oturdu, sırtını ağaca yasladı, orada ve o anda kara bakarken içine bakıyor, içine bakarken üşüyor, kara bakarken ısınıyordu. Seyre koyuldum, karı, ağacı, taşı ve içinden hüzün sızdırmayan kirpiklerini… Sessizdim doğa kadar, uyumluydum, sakindim, parmak uçlarım üşüyor ama ben buna aldırmıyordum. Üzerinde uzun bir palto vardı, elinde eldivenler, beyaz giyinmişti. Kar karanlığı örtüyor, tüm duygular beyazın altında huzurlu bir kış uykusuna yatıyordu.

Birden araladı gözlerini, biliyor musun dedi, içimde bir Karacaahmet saklıyorum ben. İçimde hangi tarihten kaldığı bilinmeyen mezar taşları, irili ufaklı. İrili ufaklı acılar var içimde. Bir zamanlar en kıymet verdiklerimin mezar taşları.

Tekrar kapattı gözlerini, eldivenlerini çıkarıp kara daldırdı ellerini, gözlerini kapattı, sanki benimle hiç konuşmamış gibi, sustum, sözün tükendiği saatlerdeydim, gönlümün dinlediği sözlerdi bunlar, yüreğimin bildiği acılar. Sözsüz konuştum, anladım, anladığımı anladığını bildim. Bekledim sakince, karın içinde ayaklarım, kar oldum… Çınara yasladım sırtımı ağaç oldum, toprağa değdim ellerimi toprak oldum. İçine baktım kadının, o oldum. Sustum…

Sakince başladı söze… Sesi masal anlatır gibiydi, acılarının yasını tutmuş ve kabullenmiş, huzura ve eleme aynı şükürle razı gelmiş gibiydi. İçimde koca bir mezarlık var, gidip gidip konuşuyorum onlarla dedi… Öfkemi haykırdım bitti, kırgınlığımı söyledim, küskünlüğümü ve yaralarımı gösterdim onlara. Beni yaraladıkları bütün aletleri toplamıştım suç mahallinden. Beni bunlarla kanattınız dedim ey en içimdekiler… Ben içimdekileri gömdüm içime, şimdi mezar taşlarını öpüyorum onların, usulca okşuyorum ve fısıldıyorum, sizi her şeye rağmen seviyorum. Kalbim sizi sevmekten vazgeçmeyecek. Ama ruhum her ölümün ardından dirilecek.

Gözlerinden gelen yaş çenesinin altına ulaşamadan üşüdü, meramını kaybetti. Yok oldu yüzünün çizgilerinde. Dağılıp gitti kederi sanki. Bak dedi, gözyaşları bile ağlamak istemiyor artık. İnsan yaşamak ama hakkıyla yaşamak istiyorsa içindeki mezarlıkları çiçek bahçesine çevirebilmeli, arada sırada gidip öpmeli onları, affetmeli içindeki ölüleri… sabır dilemeli kendine. Sonra çiçeklenmeli yeniden. Yeniden bahar dalları yeşermeli içinde. Yeniden uyandırmalı toprağını… Ama kışını da sevmeli, karını da… İçindeki mezarlarını sevmeli insan. Bir zamanlar sevdiği insanların cesetlerine bile sahip çıkmalı.

Kalktı sonra, gözlerime baktı… hadi artık üşüme dedi bana, elini uzattı, elini tuttum, geçti artık dedik aynı anda birbirimizin gözlerine bakarken. Sıcak, samimi… gür kirpiklerinin arasından ışıldayan gözlerine bakarken Hoş geldin dedim ona. Sen de dedi bana, sen de hoş geldin. Bir süre birbirimize baktık, sözsüz bir sohbete koyulduk, teselli ettik birbirimizi, ellerimizden yüreklerini okşadık birbirimizin.

Sonra yürüdü… Ardından baktım bir süre, elleri ne kadar da tanıdıktı, adımları ne kadar bildik. Yüzü ne kadar yakındı bana, kokusu ne kadar iyi geldi ruhuma… Son kez bakmak istedim ardından, kaybolmuştu… Gülümsedim. İçindeki mezarlıkları seven kadın, gözyaşıyla gülen kadın, sanki sen, sanki ben… Sahi kadın, neydi adın?

İlk yorum yapan olun

Bir Cevap Yazın