Eylül

Bir eylül akşamıydı, gök kubbe yeryüzünü incitmekten çekinircesine döküyordu damlalarını. Gökten yere uzanan saydam ipek parçaları gibi süzülüyordu yağmur damlaları…

Altından geçerken okşayacakçasına naif, kırılgan, kırılmaktan korkan…

Düşüyordu yağmur damlaları…
Bir Eylül akşamıydı…

Eylüle yaraşır bir duruluk, yaşanmışlıklarından yorulan, yorgunluklarından ders alan, yanarak olgunlaşan, bakarken derinleri gören ve gördüklerine şaşırmayan bir ermiş dinginliği vardı göğün gözlerinde…
Bulutlarını sıralamış, yerküreyi yakan güneşi dinlenmeye almıştı…

Her başlangıçtan önce bir bitiş her bitişten sonra bir duruluş her duruluşun ardından bir diriliş vardır diyordu, ığıl ığıl döktüğü gözyaşlarıyla…
Eylül…

Bir cevval huzurla sokuluyordu yamacıma…

Bir şey vardı diyordu bir şey…

Haydi hatırla…
Bir Eylülde yürümüştük sanırım bu yolda…

Belki yine yağmur değmişti saçlarımıza. Belki hayatın yükü vardı omuzlarımızda…

Böyle tazelenen bir akşamda, kuytulardan bir anı başladı feverana…

Sus dedim sus…

Bak ne güzel dökülüyor damlalar, usul usul yıkanıyor anılar…
Öyle berrak bir eylül akşamıydı bu akşam…

Gökyüzü müydü?
Bulutlar mıydı?
Eylül müydü bir şey söylemek isteyen bana? Yoksa…
Yoksa…

Ben mi bir şey söylemek istedim sana?

İlk yorum yapan olun

Bir Cevap Yazın